Are you the publisher? Claim this channel


Embed this content in your HTML

Search



Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı...

older | 1 | .... | 23 | 24 | 25 | (Page 26) | 27 | 28 | 29 | .... | 59 | newer

    Merakla beklenen üç sezon finalinin şenlendirdiği hafta, yine bolca dizi sunuyor... Cuma dışında zengin menü sunan haftanın en çok öne çıkan günü, “The Killing”, “Falling Skies” ve “Continuum”un sezon finalleriyle pazar akşamı...


    Pazartesi:
    King & Maxwell  1x8  Job Security
    Longmire  2x9  Tuscan Red
    Major Crimes  2x8  The Deep End
    Mistresses (US)  1x9  Guess Who's Coming to Dinner?
    Switched at Birth  2x18  As the Shadows Deepen
    Teen Wolf  3x9  The Girl Who Knew Too Much
    The Fosters  1x9  Vigil
    The Glades  4x9  Fast Ball
    Under The Dome  1x6  The Endless Thirst


    Salı:
    Covert Affairs  4x3  Into the White
    Perception  2x6  Defective
    Pretty Little Liars  4x8  The Guilty Girl's Handbook
    Rizzoli & Isles  4x6  Somebody's Watching Me
    Saving Hope  2x6  All Things Must Pass
    Suits  3x3  Unfinished Business
    Twisted  1x8  Docu-Trauma
    Web Therapy  3x2  Who Doesn't Love Musicals
      

    Çarşamba:
    Baby Daddy  2x10  Test Anxiety
    Camp  1x4  Valentine's Day in July
    Franklin And Bash  3x8  Out of the Blue
    Futurama  7x21  Assie Come Home
    Hot In Cleveland  4x18  The Fixer
    Melissa & Joey  3x10  Family Feud
    Necessary Roughness  3x7  Bringing the Heat
    Royal Pains  5x7  Chock Full O' Nuts
    The Bridge (US)  1x4  Maria of the Desert
    The Exes  3x6  Take This Job And Shove It
    The Listener  4x9  Love's a Bitch


    Perşembe:
    Anger Management  2x30  Charlie and the Hit and Run
    Burn Notice  7x8  Nature of the Beast
    Childrens Hospital  5x2  Triangles
    Graceland  1x8  Bag Man
    NTSF:SD:SUV  3x2  Hawaii Die-0
    Rookie Blue  4x7  Friday the 13th
    Sullivan & Son  2x7  Running Mates
    Wilfred  3x8  Perspective


    Cuma:
    Beware the Batman  1x4  Safe
    Magic City  2x8  ...And Your Enemies Closer 



    Pazar:
    Continuum  2x13  The Dying Seconds  [Sezon Finali]
    Copper  2x7  The Hope Too Bright To Last
    Devious Maids  1x7  Taking a Message
    Dexter  8x6  A Little Reflection
    Drop Dead Diva  5x7  Missed Congeniality
    Falling Skies  3x10  Brazil    [Sezon Finali]
    Ray Donovan  1x6  Housewarming
    Skins (UK)  7x6  Skins Pure (2)
    The Killing  3x11  From Up Here / 3x12  The Road to Hamelin  [Sezon Finali]
    The Newsroom  2x4  Unintended Consequences
    The White Queen  1x8  Long Live the King
    True Blood  6x8  Dead Meat
    Unforgettable  2x2  Incognito



    Sezonun en promosyonlu filmi “Aşk Kırmızı”, sonunda dvd raflarında sinemada pas geçen izleyicilerini beklemeye başladı. Künyesiyle dikkat çekmeye başlayan film, vizyona girene dek medyada sıkça yer bulmuştu kendine... Önce hareketli afiş geldi, sonra Mehmet Turgut imzalı afiş, Mehmet Erdem müzikleri derken son olarak, bolca soruyla çağırdı sinemaya herkesi... Cevabını da peşinen vermişti: “Aşk kırmızı… Sadakat ne renk? Rengini sen seçemezsin, aşk seçer”

    Aşk, sadakat ve çaresizliği üç kişilik dünyaya sığdırmaya çalışan film, sıkça tutku dolu ve bir o kadar da sarsıcı olduğunun altını çizmişti... Osman Sınav’ın yazıp yönettiği, Nurgül Yeşilçay, Tayanç Ayaydın ve Ezgi Asaroğlu’nun başrollerini paylaştığı “Aşk Kırmızı” aslında daha fragmandan belli etmişti kendini... Daha fazlasına pek gerek yoktu ama, tutamadık kendimizi izledik velhasıl...

    İlk aşkına olan tutkusu ile çok sevdiği karısına olan aşkı arasında kalan bir adamın çaresizliğini anlatma çabasını, izleyicisine sorular sorarak aşk ve sadakat kavramlarını sorgulatmaya çalışarak ilerlemeye çalışıyor “Aşk Kırmızı”... “İki kişiyi seviyorsan hangisine sadık olacaksın?”, “Bir adamın ilk aşkıyken, ‘öteki kadın’ olabilir misin?” ve “Seninle aynı adamı sevdiği için onu suçlayabilir misin?” gibi yüzleşilmesi ve cevaplanması zor sorularla baş başa bırakılmak isteniyoruz... Ama maalesef hiçte öyle olmuyor...

    Ferhat ile Zeynep’in öpüşmelere doyamadığı sahneyle yapıyoruz açılışı... Birbirlerine “Kocammmm”, “Karımmmm” diye hitap eden sevgi pıtırcığı çiftimiz ilk kez ayrılıyor... Erkeğimiz iş gezisine çıkmak zorunda, pıtırcıktan hallice öpüşmeleri de havaalanında gerçekleşiyor... Sonrası Ferhat’ın bir barda Nazlıgül’ü görmesi... Aşka üçüncü kişinin duhul edişini müteakip, Ferhat ile Nazlıgül birbirlerine uzuuun uzuuuun melül melül bakıyor... Bilahare konuşmadan, öküz ile trenin arasındaki o meşhur bakışmayı kıskandırması kuvvetle muhtemel bu bakışmayı, iliklerine kadar hissediyorlar... Lakin bize hissettiremiyorlar o ayrı... Sonrası klasik, seviştik unutalım, yok olmaz ben görmeden duramam vs... Ferhat, kalıyor ikilemde... Bir yanda sevgilisi Zeynep, diğer yanda yıllar sonra karşılaşılan ilk sevgili Nazlıgül... Ne yardan geçerim, ne de serden deyince filmimiz dala budağa sarıyor...

    Bu dal budak sarma hali bir türlü seyirciye yansıyamayan bir hal... Öyle ki, aşkın kırmızısı sadece Nazlıgül’ün üstündeki elbisenin rengi olarak kalıyor... Ferhat’ın karısına olan aşkı ve bağlılığı hayli komik ve geçiştirilmiş olunca, lafta kalıyor... Nazlıgül’e biçilen rolün fahişelik olması, filme sözde dram eklesin diye seçilmiş ama o kadar saçmasapan bir öyküyle gelen bu durum senaryonun en zayıf yeri... İlk aşka dair anlatılan geçmiş, bir şekilde kurtarıyor belki ama birbirlerinden kopmalarına sebep olan olay ile başlayan silsile finalimize de sebep doğurduğu için tamamen komik bir hal alıyor... Nazlıgül’e biçilen öykünün anlatılmak istenenlere hafif kalması, Zeynep’i neredeyse hiç tanıyamayışımız, Ferhat’ı da yarım yamalak anlamaya çalışmamızla ortada bir aşk üçgeni kurulamayınca, tüm sorular askıda kalıyor... Osman Sınav gibi iyi bir hikaye anlatıcısı, en azından daha mantıklı bir senaryo çatısı seçebilirdi kendine... Bu haliyle hem inandırıcı değil, hem mantıksız... Bu da seyircinin filme kapılmasının önünde engel oluşturuyor... 

    Kötü senaryoya kurban giden aşk, Zeynep’in hissedebildiği ve birazcık seyirciye de aktarabildiği duygu kırıntısı olarak kalabiliyor sadece... Sonrasında ne olsa boş demekte mümkün değil... Zira final öncesi kötüyü de aşan seçimler var ki, gülmemek elde değil... Finale diyecek söz ise yok... Sınav, seçtiği yan öykünün doğurduğu finalle kolaycılığa kaçmış... Seyircisini yüzleşilmesi ve cevaplanması zor sorularla baş başa bırakmaya çalışan film, aynı çabayı senaryo için gösteremiyor ne yazı ki... 

    Eni sonu belirtelim aslında, Aşk dediğimiz iki kişiliktir ve üçüncüye yer yoktur hiç... Bu yargıyı kırmakta göründüğü kadar kolay değil... Üçüncüye yer açmaya çalıştığınızda, inandırıcı bir senaryo gerekiyor... Duyguları veremez, bakışmalarla ilerlemeye çalışır, tutkuyu da öpüşmeyle cinsellikle vermeye çalışırsanız, üstüne bol bol Mehmet Erdem müzikleri bindirirseniz, ver coşkuyu olmaz o iş... Şişer o aşk, balon misali... Bir adamın; karısına olan sevgisini lafla, yeniden karşılaştığı ilk aşkına olan sevgisini uygulamayla göstermeye çalıştığı “Aşk Kırmızı”da arasakta kırmızı bulunmuyor bir türlü... Kötü senaryonun hediyesi olarak mor var elde, hem de en patlıcanından... Tabi yerseniz...



    Fragmanı internette yoğun olarak izlenen ve sosyal medyada paylaşım rekorları kıran Dabbe: Cin Çarpması filmi için vizyon öncesinde ilginç bir uygulama yapılmaya hazırlanılıyor. 2 Ağustos’ta vizyona girecek Dabbe: Cin Çarpması’nı, kapalı bir sinema salonunda sonuna kadar izleyebilme cesareti gösterenlere yapımcı tarafından ödül verilecek.

    Hasan Karacadağ’ın 6. korku filmi Dabbe: Cin Çarpması filminin Fono Film Stüdyoları’nda yapılacak deneme gösteriminde sonuna kadar izleme cesareti gösterenler, yönetmenin bir sonraki filmi El Nazar’ın özel konuğu olacak.

    Filmin Facebook sayfası olan https://www.facebook.com/cincarpmasifilmi adresine başvuranlar arasında yapılacak ön seçimi geçenler, filmi Dolby digital ses sitemli, ışıklandırması ve bütün kapıları kapalı bir salonda yönetmenin gözetiminde izleyecekler. Son sahnelere kadar koltuklarından ayrılmayan her bir izleyici hem yönetmenle film hakkında konuşma fırsatı, hem de bir sonraki filminin setinde  özel konuk olarak katılma şansını yakalayacak.

    Son iki filmi Dabbe: Bir Cin Vakası ve El Cin ile 1 milyona yakın izleyiciye ulaşan Hasan Karacadağ’ın, dünyayı karıştıracak gerçek bir korku hikayesi olan yeni filmi Dabbe: Cin Çarpması, 2 Ağustos’ta 200 kopyayla vizyona girecek.

    Hasan Karacadağ, son filmi Dabbe: Cin Çarpması’nda, 1986 yılında Muğla'da cinleri kullanarak define bulmuş bir köyün lanetli, habis ve cüzzamlı ruhlarla kuşatılmış tüyler ürperten gerçek bir olayı, gizli kalmış tüm detayları ve gerçek belgeleriyle sinemaya aktardı. Stratonikeia kazı alanına yakın Kıbledere Köyü’nde yaşanmış cin çarpılma vakası, oradaki dehşetin gerçek görüntüleri, adli kayıtlar, deliller ve dinleyeni şoka sokan eskilere dair sırları da içeriyor. 

    Dabbe: Cin Çarpması – Hikaye:
    Psikiyatrist Ebru Karaduman ve Cinci Faruk Akat olarak bilinen Cin Çıkarma uzmanının aynı anda ilgilendikleri cin çarpılma vakasının ana kahramanı Kübra Duran isimli genç bir kızdır. Bir define bulma olayıyla ilgili korkunç ve lanetli bir geçmişe sahip olan Kıbledere köylüsü Kübra, aynı zamanda Ebru’nun çocukluk arkadaşıdır. Kübra, kına gecesinde aniden cinlerin saldırısına uğramış ve içinde büyüyen çok güçlü ve tehlikeli bir varlığın tehdidi altına girmiştir. Psikiyatrist Ebru, görüntülü olgu sunumu için Kübra'yı incelemeye alıp, Cinci Hoca dedikleri kişilerin hastalara yaptıklarını ve sonuçlarını kamera ile kayıt altına almak istemektedir. Psikiyatr ve Hoca birlikte Kübra'nın ailesiyle yaşadığı köy evine varırlar. Din ve bilim arasındaki bu çekişme gerçekler ortaya çıktıkça dehşete dönüşmeye başlar. İlk başlarda olaylar çözüme doğru giderken, Kıbledere’nin geçmişinde saklı olan ürpertici olaylar ve tuhaf bir şifre ortaya çıkınca, herkes için cehennem saatleri başlar.




    İngiliz üçlü London Grammar, yılın merakla beklenen albümlerinden biri olan debutlarından yeni video klip yayınladı...

    2009’da vokalist Hannah Reid ile bas gitarist Dan Rothman’ın Nottingham Üniversitesinde tanışmalarıyla ilk temelleri atılan grup, facebooktan gitarist arayarak başlamış işe... Mesajla bulunan isimse birçok enstrümana hakim olan Dot Major olmuş... Böylece tamamlanmış üçlü ve başlamış herşey... Aralık 2012’de yayınlanan ilk single “Hey Now” şu aralar bir milyon izleyiciye ulaşmak üzere... Şubat 2013 ise farklı heyecan olmuş, ilk E.P. “Metal & Dust” yarattığı ilgiyle grubun tanınırlığını arttırmış durumda... Biri remix, dört şarkılık e.p’nin şarkıları grubun ilk hitleri konumunda... Geçtiğimiz ay yayınlanan single "Wasting My Young Years" ise İngiltere’yi fethetme görevini yerine getiren ikisi remix, beş şarkıdan oluşuyor... Özellikle şarkının yarattığı ilgide Florence Welch etkisine vurgu yapılıyor... Massive Attack ile Florence’ın birleşimi yorumları yapılmakta... Massive Attack benzerliği için biraz saçma ama Florence etkili vokale diyecek söz yok... Yakında adlarını daha çok duyacağımız da şimdiden belli... Keşfetmek için daha fazla beklemeyin yani... 

    Gelelim bugüne, kısa sürede büyük ilgi uyandıran üçlü, ilk albümlerini yayınlayacaklarını video kliple müjdeledi... Yılın en çok beklenen albümlerinden biri olacak “If You Wait” 9 Eylül’de yayınlanacak ve standart baskısı 11 şarkı içerecek... Delux edisyonununda 6 ek şarkı bulunacak... Yayınlanan şarkı listesi şöyle...

    If You Wait Tracklist:
    01. Hey Now [03:27]
    02. Stay Awake [03:05]
    03. Shyer [03:07]
    04. Wasting My Young Years [03:24]
    05. Sights [04:13]
    06. Strong [04:35]
    07. Nightcall [04:30]
    08. Metal & Dust [03:28]
    09. Interlude (Live) [04:04]
    10. Flickers [04:45]
    11. If You Wait [04:44]

    If You Wait Deluxe Tracklist:
    12. Help [03:53]
    13. Darling Are You Gonna Leave Me [03:02]
    14. Disclosure – Help Me Lose My Mind feat. London Grammar [04:06]
    15. High Life [04:03]
    16. Maybe [04:23]
    17. When We Were Young [03.06]





    Animasyon aleminin uzay sevdası artarak sürüyor... Söz konusu gelişen teknolojiyle yeni animasyonlar üretmek olduğunda, herkese hitap etme konusunda şaşmaz pusulalardan biri uzun zamandır uzaylı yaratıklar... Hitap edilecek kitleye anlatılmak istenenleri de, başkasını anlatıyormuş gibi yaparak anlatma konusunda da avantaj sağlamasıyla, sürekli tercih sebebi... “Escape from Planet Earth”de bu yolun yolcularından...

    “Hoodwinked!”ın yaratıcı ekibinden Cory Edwards ile Tony Leech’in aklına düşen öykü, kısa filmci Bob Barlen ve Cal Brunker tarafından senaryolaştırılmış ve Bunker yönetmen koltuğuna oturmuş... “Horton Hears a Who!”, “9”, “Despicable Me” ve “Ice Age: Continental Drift”in storyboard ekibinde yer alan Bunker, 2009’da çektiği 22 dakikalık “Ninjamaica”dan sonra ilk büyük sınavında... Aslında pek büyük sınav olduğunu söylemekte zor, animasyonların büyük ekipleri söz konusu olduğunda, yönetmenin nereye ne kadar dokunduğunu anlamakta pek mümkün olmuyor... Arka planda bir stüdyonun olması, promosyon malzemeleri için satış beklentisi derken yaratılanlardan ticari beklenti duyulması film üzerinde hayli belirleyici oluyor...

    “Kahramanlar Uzayda” adıyla vizyonda ağırladığımız film, bir gezegenle tanıştırıyor bizi... Baas halkı hayli mutlu... Nasıl olmasınlar ki, doğabilecek her sorunu çözmeye hazırlıklı bir ekipleri mevcut... Kahraman astronot Scorch ile kontrol masasından sorumlu abisi Gary... Birbirinin zıttı ikili, filmin tüm çatısını oluşturuyor... Evli ve çocuklu, masa başı görevlisi abimiz Gary ne kadar kontröllü ve sorumluluk sahibiyse, Scorch o kadar maceraya balıklama dalan karakter... Oğlunun en büyük Scorch hayranı olmasını da hesaba katarsak Gary karizma konusunda da hayli geride, tipik bir adı bilinmeyen kahraman konumunda... Bunun getirdiği abi-kardeş çekişmeleri de sıkça karşımıza çıkan anları oluşturup, maceraya da zemin hazırlıyor... Son görevinden gelir gelmez, şu ana kadar giden kimsenin geri dönmediği gezegene gitme görevine balıklama atlayan Scorch, gezegenimize iner inmez enseleniyor... Göreve şiddetle karşı çıkan Scorch, kurtarma görevine atılıyor...

    Bunker, öyküsünü herkesi kucaklamak üzere anlatmaya soyunduğundan çıtayı hayli düşük tutarak ilk animasyonunu izlemeye aday çocukları bile sinemaya çağıran bir film çıkarmış ortaya... Sürekli vurgu yapılan aile kavramı üzerine giderek, gezegenin neresinde olursa olsun en önemli şey ailedir diyerek kotarmış filmi... Dünyaya dair görülen tek şey, meşhur 51. Bölge ve nevada çölü olunca daha çok kapalı mekanlarda geçen, karakterlerin üzerinden giden bir film izliyoruz... Görüntü işçiliği ne eksik ne fazla, hayli standart... Senaryo ise kolaycılığı tercih eden, izleyicinin çabuk benimsemesini bekliyor ve izleyicinin algılarıyla oynamadan daha önce izlediklerine yakın bir iş çıkarıyor... Yeni herhangi birşeye rastlamakta zor bu yüzden... 

    Bunker ve ekibi, genel standartları yakalamanın dışında, bazı standartları da abartarak aşıyor... Dünyaya iniş sahnesindeki Seven Eleven markası başta olmak üzere hayli marka sever davranıyor, uzaylıların hayatımıza ekledikleri icatları sayarken de hayli coşku şekilde kaptırıp gidiyorlar... Uzaylıların bunca yeniliği getirmesine rağmen onları esir alan sorunların sebebi olan karanlık gezegenin dünyamız olması ise çok geçerli bir tercih olamıyor... İyi yaratıkların karşısına dikilen kötümüz pekte kötü olamadığı gibi hayli karikatürize olması, filmin en önemli sorunlarından birinin doğurmuş oluyor... Aslında iyi bir açılış yapan ve 51. Bölge’ye kadar sıkmadan ilerleyen film, yeni karakterler ve baş kötümüz öyküye eklenince tempo kaybediyor ve zamanı da boşa harcıyor... Roswell ve James Cameron göndermesi gibi anlar da genelin içinde sırf yokluktan farkedilenler oluyor, ki aslında buna uygun bir ortam var... Hadi onu yapamamış kabul, kendince önemsediği şeyleri pekiştirme sevdası yüzünden gereksiz anları çıkarılsa en azından keyifle sıkılmadan izlenen bir film olabilirmiş...

    Ufak tefek yaratıcı anlar dışında genel olarak vasat seyreden öykü, eninde sonunda ailenin en önemli şey olduğunu hatırlatan, daha çok çocuklara hitap eden ama herhangi bir özelliği olmayan sıradan bir film... 



    Dünya üzerinde yan yana bile gelmemesi gereken iki kişi aynı görevde çalışmak, hatta takım olmak zorunda kalırlarsa? İki zıt karakterin birlikte çalışmak zorunda olduğu polisiyelerin kadın versiyonu “The Heat”, “Ateşli Aynasızlar” adıyla 9 Ağustos’ta gösterime giriyor...

    Senaryosunu “Parks and Recreation” ekibinden Katie Dippold’un yazdığı filmin yönetmeni “Bridesmaids” ile iyi iş çıkaran Paul Feig... Senaryoyu okuyan yönetmen, komedi ve kadın denince aklına gelen ilk ismi filmde bir araya getirmiş: Sandra Bullock ve Melissa McCarthy... İkiliye Demian Bichir, Marlon Wayans ve Michael Rapaport eşlik ediyor...

    FBI Ajanı Sarah Ashburn (Bullock) ve Boston polisi Shannon Mullins (McCarthy) asla bir araya gelmemesi gereken insanlardır. Fakat bir uyuşturucu baronunu yakalamak için aynı görevde yer almak zorunda kalırlar. Ve macera başlar… Sarah Ashburn bir uyuşturucu baronunu yakalamak için – ve sonunda terfi almak amacıyla! – New York’tan Boston’a gider. Fakat Shannon Mullins FBI’ın kendi bölgesine karışmasını istemediği için, olayların çözülmesi ve terfi hiç de Sarah’nın tahmin ettiği kadar kolay olmayacaktır. Ashburn, çok yetenekli, zeki, hırslı ve dahiyane gözlem yeteneğine sahip olduğunu düşünen, her zaman odadaki en zeki insan olduğuna inanan ve bunu herkesin bilmesini isteyen bir ajandır. Sosyal çevresi, ailesi ya da bir arkadaşı olmayan Ashburn işi konusunda haddinden fazla takıntılıdır. Bu arada Mullins’in de başının tek belası Ashburn değil… Kendi erkek kardeşini (Rapaport) uyuşturucu satıcılığından hapse gönderince, tüm birim ve ailesi tarafından oklar üzerine çevrilir. Ailesi Mullins’in ihanetini kabullenemez ve onu bir numaralı düşmanları ilan ederler. Kardeşinin başını beladan korumak için onu hapse attıran Mullins bir de ailesine kendisini açıklamakla boğuşmaktadır.

    “Ashburn’ün FBI ajanı olarak sağladığı başarı, işine olan sevgisi ve çevresiyle sıfır ilişki içinde olmasıyla orantılı. FBI’da saygı duyulan fakat hiçbir zaman takım arkadaşı olamayan soğuk bir kadın. Ağzını her açtığında çevresindeki insanlar üzerinde kasırga etkisi yaratıyor.” diyor Sandra Bullock. 

    Melissa McCarthy canlandırdığı Mullins karakteri için “Havlayan köpek ısırmaz sözü Mullins için söylenmiş. Boston sokaklarında büyüyen Mullins suçun nereden geleceğini kestirebilecek kadar zeki. Farklı bir tarzı olan polis ve kesinlikle Ashburn yang’se Mullins onun yin’idir.” diyor. 

    Yönetmen Paul Feig: “Ashburn insanların beynine girmeye çalışırken, Mullins beyinlerini ezmeyi tercih ediyor. Tabii ki buna şaşırmıyorum, çünkü Ashburn büyük bir davayı çözüp terfi alma derdindeyken, Mullins Ashburn’un bölgesinden gitmesi için her şeyi yapmaya hazır. Ashburn ise yeni ortağı ve baş belası Mullins’in sokakları ezbere bildiğini ve bu durumun ona fayda sağlayabileceğini anlıyor. Tamamen birbirine ters bu iki karakter çekimlerde bile bizi kahkahalara boğdu. İzleyenler de bu zıtlığa çok gülecek.” diyor. 

    “Şaka gibi geliyor fakat Ateşli Aynasızlar gerçekten bir aşk hikayesine döndü. Mullins ve Ashburn birbirlerinden nefret eden iki insanken, geçmişlerini unutup birlikte çalışmaktan son derece keyif alır hale geliyorlar. Zamanla birbirlerini tamamlayan bile başlıyorlar!” diyor. McCarthy. 

    Macera, nefret ve kahkaha dolu anların sonrasında, efsane ikili birbirlerinde hiç kimsenin tahmin dahi edemeyeceği ortak noktalar bulurlar. “Ateşli Aynasızlar” izleyenleri “kahkahaya ve aksiyona” davet ediyor. 

    Amerika’da 28 Haziran’da gösterime giren film, izleyiciden olumlu not alarak özellikle gençlerin kalbini fethetmiş durumda... Daha açılış haftasında neredeyse bütçesini çıkarmış ve gişede de yaz sezonunun en çok kar edenlerinden biri konumuna doğru ilerliyor... Tüm bunların getirisi olarak devam filmi dedikoduları da yayılmaya başladı... Fragmandan göründüğü kadarıyla ikilimiz hayli uyumlu ve özellikle McCarthy döktürüyor... Vadettiği eğlenceli 117 dakikayı yerine getirecekmiş gibi görünüyor... Çok fazla beklentimiz olmasa da, bekliyoruz...




    Kopya vcd ve dvdlerle şaha kalkan ve her ülkeye ihraç edilen uzakdoğu sineması örnekleri yükselişini sürüdüyor... Önce belli başlı türlere örneklere veren, bir dönem gerilim türüne en önemli katkıyı yapan uzakdoğu sineması, konu bulmakta sıkıntı çekmeden türler karması filmlerle bir solukta izlenen filmleri neredeyse fast-food gibi üretip pazarlamaya devam ediyor. Güney Kore örneği “Saikometeuri” ya da uluslararası adıyla “Psycho-metry” de bu tanıma uyan filmlerden biri olarak son günlerin gözdelerinden...

    2007 yapımı roman uyarlaması gerilim “Geomeun jip”e imza atan Young-jong Lee ile Jun-hee Han’ın kotardıkları senaryoyu peliküle aktaran isim, ilk uzun metrajı “Pyeong-haeng-i-ron” ile dikkat çeken Ho-Young Kweon... 2010 yapımı, bilinen adıyla “Paralel Hayatlar” izleyiciden tam not almış, hem konusu hem de müzikleriyle yılın en önemli işlerinden biri olarak etiketlenmişti... Halen son dönemin izlenmesi gereken filmlerinden biri olarak gösterilmesi de cabası... İlk filminde türe sadık kalan ve iyi senaryosuyla izleyicisini sonuna kadar ayık tutup tatmin eden yönetmen bu kez biraz daha fantastik ve daha hafif bir filme imza atmış... Senaryo yine belli bir felsefeye odaklanıyor... Parapsikolojik bir terim “psikometri”yi daha iyi anlatabilmek için vikipedi’den alıntılayalım:

    “Psikometri, Metapsişikte kullanılan bir terim olup, “bir nesneye dokunarak, geçmişte o nesneye dokunmuş kişi ya da kişiler hakkında bilgi edinebilme” olarak tanımlanır.

    Eski Yunanca’daki “psikhe” sözcüğü ile "ölçme" anlamına gelen “metron” sözcüklerinden türetilen terim ilk kez 1840 yılında fizyoloji profesörü Joseph R. Buchanan (A.B.D.) tarafından kullanılmıştır. Psikometr ye de psikometrist adı verilen, bu yeteneğe sahip medyumların, bir kimseye ait bir eşyaya dokunarak, o kimsenin fiziksel, zihinsel, ahlaki özelliklerini saptayabildikleri ve o kimsenin gerek geçmiş bir olay sırasındaki heyecan ve imajları hakkında, gerekse karşılaşacağı olaylar hakkında bilgi verebildikleri ileri sürülür. Bu bakımdan, psikometri durugörü, postkognisyon ve prekognisyon medyumluklarının da sözkonusu olduğu bir medyumluk türü olarak ele alınır. Kimi Parapsikologlar, psikometri medyumluğunu medyumun sözkonusu eşyaya önceden dokunan kimseden eşyaya sinmiş vibrasyonları alarak, bu vibrasyonların kaynağı olan kişiyle psişik irtibat kurması şeklinde açıklar.

    Psikometri deneylerinde metal eşyalar üzerinde daha verimli sonuçlar alındığı gözlemlenmiştir. Kapalı mektupları okuyabilen psikometri medyumlarına kriptoskop adı verilir.”

    Önce başarısız ve toy bir polis memuru ile tanışırız: Yang Choon-Dong... Merkeze gelen bir kadın, kızının kayıp olduğunu söyler ama nafiledir kimse ciddiye almaz kadını... Yang dışında... Grafitti yapan kapişonlu bir gençle de tam o günün akşamında tanışırız... Duvara yaptığı resmi gören Yang, onu azarlar ama gözüne sıkılan boyayla elinden kaçırır gencimizi... Aradan zaman geçer, kayıp kızın cesedi bulunur... Olay yerine geldiğine ise gördükleri şaşırtıcıdır, duvara çizilen resim ile aynıdır manzara... Ve macera başlar... Kim Joon öyküye dahil olur, katil aranmaya başlar... Başarısız bir memur, dokunarak insanların geçmişini görmekten sıkılıp kendini dünyadan soyutlayan bir genç ve çocukları kaçırıp poşetleyerek donduran bir katil...

    “Psycho-metry”, konusunu direk korku/gerilim üzerinden anlatmayı tercih etmeyen filmlerden... Her uzakdoğu filmi gibi, bolca evriliyor türlere... Bolca komik sahne içeriyor örneğin, hem de olur olmadık yerlerde... Bir yandan drama da göz kırpıyor Kim Joon’un öyküsünü anlatırken... Olur olmaz her türe evrilmesiyle, dağınık bir senaryonun getirisi olarak tam bir sinema dili de çıkmıyor karşımıza... İzleme keyfini arttıran sahnelere rağmen, filmin gerilimi azalıyor, tempo düşüyor ve ele alınan psikometri konusu çereze dönüşüyor... Oysa komediye evrilmese, gerilimi ön planda tutsa iyi bir kapı açıyor o el... Onun yerine yer yer mesajlar vermeyi yeğliyor film... Bu mesajların en önemlisi de, çocuklara “sizden yardım isteyen biri olursa yardım etmeyin” uyarısı... Bu uyarı da, bunca fantasikliğin ve hafifliğin arasında hem çok sırıtıyor, hem de arada kaynıyor... İlk yarısı boyunca hayli dengeli giden film, ikinci yarısında daha çok savrularak klişelere yaslanmaya başlıyor ve pekte etkili olmayan finalle vasatlığını sabitliyor... Final dediysek, birden fazla final yapıyor aslında... İki kahramanımızın da geçmişlerine dair anlatılanlarla birbirlerine denkliklerinin de kafa göz yararcasına anlatılmasıyla, bunu destekleyecek gereksiz yan öykülerle dağılmasıyla önünü göremiyor “Psycho-metry”...

    “Dokun ve geçmişi gör” sloganı, görselleri ve fragmanıyla fantastik gerilim algısı yaratan “Psycho-metry”, bu beklentiyi karşılayamayan hafif bir eğlencelik... Uzakdoğu sinemasını sevenler için keyifli bir seyir mümkün ama onun dışında kalanlar için harcanabilecek boş zamana ihtiyaç var...



    Polisiye/Gerilim türünün en popüler ismi Jean-Christophe Grangé’ın son romanı “Kaiken” Doğan Kitap yayınlarınca raflardaki yerini aldı... Haziran ayında çıkan kitap hızla girdiği en çok satanlar listesindeki yerini de koruyor... Yazarın onuncu romanı olan Kaiken, son yıllarda seri üretime geçmesinin izlerini, sonuçlarıyla birlikte taşıyor...

    Türün en popüler yazarlarından biri olan Grangé 1994’te yayınlanan ilk romanı “Leyleklerin Uçuşu” ile dikkatleri çekmiş, “Kızıl Nehirler”, “Taş Meclisi” ve “Kurtlar İmparatorluğu” ile sinemaya da kaynaklık ederek dünyaca ünlü yazar mertebesine yükselmişti... Önceleri ikişer üçer yıllık arayla roman yazan Grangé, yedinci romanı “Koloni”den bu yana seri üretimde... Yılda bir kitap düsturuyla gelen “Ölü Ruhlar Ormanı” ve “Sisle Gelen Yolcu” bu peşpeşe yazma halinden olsa gerek, yazarın düşüşte olup olmadığını sorgulatıyordu... İlk sayfasından son sayfasına kadar nefes nefese bir okuma sunan ve genelde bir günde bitirilen romanların yazarı, son iki romanında bu lezzeti sunamamış sıkıcı, zor okunan vasat fikirlerden oluşan eserler yaratmıştı... “Kaiken”in de bu durumu devam ettiğini söylemek mümkün... Zira yazar yine çok parlak olmayan bir fikirden yola çıkarak öyküsünü kuruyor ve alışık olduğumuz formülünü uygulayarak işliyor...

    Önce Olivier Passan ile tanışıyoruz... Alışık olduğumuz polislerden biri, evliliği bitme aşamasında, savruk, saatli bomba gibi bir adam... Ele avuca pek sığmıyor, kafayı taktığı suçlunun peşine kanunları umursadan düşüyor, durdurulması da hakim olunması da zor bir adam... Bu özellikleri sayesinde de Fransa’nın en iyi polisi... Elindeki son dava, hamile kadınları kaçırıp, çıkardığı fetüslerle birlikte yakan bir seri katil... Katilin kimliğini biliyor ve kanıt peşinde koşuyor artık, son darbeyi indirmek için...

    Sonra Passan’ın eşiyle tanışıyoruz: Naoko... Övgü ve hayranlıklarla anlatılan Japon eş... Aynı övgülerle anlatılan mükemmel genlere sahip iki çocuk sahibi, kendi ayakları üzerinde durabilecek denli her anlamda güçlü bir kadın... Ailenin öyküye dahil olmasını sağlayan tehditle birlikte Passan ailesine yakınlaşıyoruz ve macera başlıyor...

    Aslında ortada bir insan avı, heyecan dolu bir macera falan yok... Grangé yine favori takıntılarından gen meselesine girmiş ve Japonya’ya bir dalmış ki, pek çıkamamış ordan... Polisiye/gerilim yerine aslında aşk romanı yazmak istemiş gibi... Kendini Japonya’ya ait hisseden bir Fransızla, kendini Fransa’ya ait hisseden Japon’un arasındaki ilişkiyi anlatmaya daha fazla odaklanmış ve seri katili bir yana bırakmış... Dolayısıyla hem japonya’ya, hem de japon kültürüne güzelleme yapıyor Grangé, bir insan avına ya da cinayete alıştığımız şekilde odaklanmıyor... İşin polisiye kısmı bu yüzden daha geri planda ve tanıdık formülünü işletiyor yazar, her zaman olduğu gibi... Peşpeşe okunmuş romanlar hafızada kalınca, daha ortalarda ne olacağı belli de oluyor... Çok fazla Fransa ayrıntısı, iphone vs derken teknolojik ürün yerleştirmeleri ve çok yavan finaliyle Grangé okuru için beklentilerin çok uzağında kalan bir roman “Kaiken”...

    Yeri gelmişken Doğan Kitap'ın tuhaf yayın takvimine de bir çift laf edelim... Çok satacağı bu kadar bariz belli bir romanın, hayranları bu kadar beklerken yaz aylarına bırakma seçimi hayli tuhaf... Eylül 2012'de yayınlanan romanın, sırf her tatilcinin şezlonglarında yerini alsın diye ancak Haziran'da çıkabildi...

    “Aklınızı başınızdan alacak bir insan avı... Doğan güneş karardığında, Geçmiş, çıplak bir kılıç gibi keskinleştiğinde, Japonya artık bir anı değil, kâbus olduğunda, Kaiken’in zamanı gelmiş demektir.” sözleriyle pazarlanan roman, bu sözleri karşılayamayan vasat bir eser olarak özellikle son 100 sayfasına kadar hayli zor okunan, sıkıcı ve elden bırakılabilecek bir sıradanlık taşıyor... İlk dönemlerinde hepimizi şaşırtan yazarın, bana kalırsa fast-food üretiminden kaçınmasında fayda var... Aksi halde, okuyup unutulacak ve hayal kırıklığını baki kılacak işleri imzası olacak...



    Yaz sezonunda gişede patlama yaratma umuduyla planlanan eğlencelikler her yıl sınıf atlamaya devam ediyor, daha büyük promosyonlarla herkesi sinema salonlarına çağırıyor... Aksiyon zaten gişe konusunda şaşmaz ama teknoloji için harcanan parayla bütçe de şişiyor... Stüdyoların yaz sezonu için gözünü kararttığı favori tür bu yüzden komedi... İyi bir fikir bul, kur yıldızlar karmasını vizyonu dağıtsın düsturunun 2012 uygulaması “The Watch”, bu planların uygulamada faciayla sonuçlandığı filmlerden...

    Bizde vizyonu pas geçerek, “Gözüm Üzerinizde” adıyla ev sinemasına servis edilen film, üç kafadarın senaryosuna dayanıyor... “Da Ali G Show” ile tanıdığımız “Superbad” ile adını herkese ezberleten Evan Goldberg, aynı işlere imza koyan çok yönlü oyuncu Seth Rogen ve animasyonlardan tanıdığımız Jared Stern... Yönetmen koltuğunda oturan isimse Saturday Night Live kadrosundan Akiva Schaffer... Kısa filmler ve tv için çalışmalar derken 2007’de ilk uzun metrajını çeken Schaffer, “Hot Rod” ile iyi iş çıkarmıştı... Ben Stiller, Vince Vaughn, Jonah Hill ile Richard Ayoade’nin başını çektiği kadroda Rosemarie DeWitt, Will Forte, Doug Jones ve kısa ama etkili süprizle Billy Crudup yer alıyor...

    Kasabaya övgü, komşulara sevgi derken aileyi kocaman bir aileyiz diyelim yuvamızı yüceltelim birazda üzerine güldürürsek bu iş tamamdır formülüyle yola çıkan “The Watch”, 102 dakika boyunca kendisini ciddiye almayan filmlerden... Aynısını sizden de istiyor, zira başka türlü izlemeniz de, katlanmanız da zor... İzlerken beyninizi nadasa alıp, eğlenmeye bakmanız, yer yer gülmeniz bekleniyor...

    Önce kasabayı tanıyoruz, sonra kasabayı çok seven ve ona sahip çıkmak için kendini paralayan kahramanımız Evan ile tanışıyoruz... Mağaza müdürü olduğu markette cinayet işleniyor ve güvenlik görevlisinin derisinin yüzülecek kadar şiddetli katli sonrasında Evan kolları sıvıyor... Yalnızca sekiz polisin bulunduğu koca kasabada bu yetersizliğe mahalle devriyesi kurarak kendince çözüm üretiyor... Bob, Franklin ve Jamarcus’la ekibimiz tamamlanıyor ve macera başlıyor... Güvenlik görevlisinin öldürülme şekli ve bıraktığı yeşil sıvı sayesinde uzaylılar da bu maceraya katılıyor ve filmimiz bilim kurgu komediye evrilmiş oluyor...

    Macera dedik ama, yaratıcı olan herhangi bir şey içermiyor The Watch, tüm klişeleri kullanarak seyircisini eğlendirmeye çalışıyor... Zayıf karakterleriyle, çok çaba harcamayı denemiyor, zaman kaybetmeden zıvanadan çıkmaya çalışıyor kendince... Lakin, bu zıvanadan çıkış bu kadar saçma bir senaryoyla pek mümkün olamıyor... İlk yarısı hayli sıkıcı ve temposuz olan film, ikinci yarıda coşuyormuş gibi görünüyor ama hiç olmazsa vasatı yakalar ümidinide boşa çıkarıyor... Senarist, yönetmen derken umut vaadeden künyesine rağmen kötü demenin bile zor olduğu bir film çıkmış ortaya... Üstelik, stüdyonun tüm ümitlerini boşa çıkaran bu durum tescilli...

    Afişlerinde vurgu yapıldığı gibi gişeyi ele geçirmeye gelen film, künyesinin potansiyelinden gözü kararan stüdyonun kesenin ağzını açmasıyla büyük beklenti yaratmıştı... Sadece gişeyle kalmayacak, kahramanlarımızın giydiği montlar başta olmak üzere yan ürünlerden de para gelecekti... 68 milyonluk bütçe söz konusuydu stüdyonun hayalleri vardı... Maalesef öyle olmadı, açılış haftasını 12 milyonluk gişeyle kapatan film faciayla tanıştı... 27 Temmuz’da gösterime giren film, zarar etmemek için o kadar çabaladı ki 14 Ekim’e kadar kaldığı vizyonu ancak 35 milyonla kapatabildi...  Filmi nötrleyen dünya gösterimle stüdyo sonunda rahat bir nefes aldı ama 2012’nin gişeye gömülen 10 filminden biri olarak damgalanmış oldu...

    Türlü saçmalıkların ve mantıksızlıkların resmi geçidi gibi olan The Watch, güldürmek üzere yola çıkılan ama ancak sinirden güldürebilen bir başarısız bir film... İlk yarıdaki temposuzluğa rağmen ısrarla devam eden izleyicisine de daha fazla klişe sunan ve yavan bir final yapan film, 2012’nin vizyon görmüş en kötü filmlerinden biri olabilmeyi ve gişedeki faciayı nasıl başardığını ilk andan itibaren göstermesiyle de tam anlamıyla derslik...



    Altı filmi ağırladığımız vizyon, daha önce izlemişlik hissi ve aksiyon içeriyor bolca... Devam filmleri “Şirinler 2”, “Red 2” ve aynı havayı veren “Zorlu İkili” haftanın ilgi çekecek filmleri... Yerli gerilimin miladlarından “d@abbe” bu kez “Cin Çarpması”yla meraklılarını bekliyor... Bağımsız sinemanın en kayda değer filmlerinden “Zaman Yolcuları” ve yılın en iyisi “Kutsal Motorlar” ise az kopyayla geri planda kalıyorlar ama haftanın en iyileri...


    Yönetmen: Raja Gosnell
    Oyuncular: Neil Patrick Harris, Brendan Gleeson, Jayma Mays, Sofia Vergara
    Çocukluğumuzun en sevilen kahramanlarını yeni kuşaklara sevdirme çabasının ikinci perdesi, biraz genişlemeyle bu kez paris’i mesken tutuyor kendine... İlkine kıyasla yeni ne var derseniz, verilecek cevap yok... Sahne aynı, mesken başka demek mümkün... İlk filmi seven çocuklar bayılacak, nostalji yaşamak isteyen büyükler sevecek ama hepsi o kadar...


    Yönetmen: Dean Parisot
    Oyuncular: Bruce Willis, John Malkovich, Helen Mirren, Catherine Zeta Jones
    Aslında ilkinden ne hayır gördük ki, ikincisinden göreceğiz demek lazım özetle... Yaşlı kurtları aksiyonun içine atıp, eğlence çıkarmaya çalışmak alışık olmadığı yerden vurmuştu seyirciyi... İyi bir kadro ve yönetmenle eli yüzü düzgün bir film çıkmış, ne eksik ne fazla bir iş çıkmıştı ortaya... İkinci film için de aynı şeyleri söylemek mümkün... İzlemek için herhangi bir sebep vermeyen bir filme, gereksiz bir ekleme...


    Yönetmen: Baltasar Kormakur
    Oyuncular: Mark Wahlberg, Denzel Washington, Paula Patton, James Marsden
    Devam filmi olmayan ama öyle hissettiren çizgi roman uyarlaması, iyi bir ekipten çıkan çok zorlamadan standartları yakalayan bir deneme... Wahlberg ile Washington ellerinden geldiğince filmi sürüklüyorlar ama çabaları birazda onlara olan mesafenize bağlı... İki oyuncuyu da sevmeyen ben, sürekli izlemekten bıkmış halde peşlerine takılıp aksiyona dalamıyorum örneğin... Yine de tahmin edilebilirliğine rağmen zevkle izlenen bir aksiyon...


    Yönetmen: Leos Carax
    Oyuncular: Denis Lavant, Eva Mendes, Kylie Minogue, Edith Scob
    İstanbul Film Festivali’nin tutkuyla merak edilen filmi, neredeyse yılan hikayesine dönen gösterime girme macerasında bolca ertelemeden sonra nihayet vizyonda... Son yılların en iyi filmlerinden birini sinemada izleme fırsatını kaçırmayın... Nasıl olsa tekrar tekrar izleyecek, dvd/b-ray’ını alacak bayıla bayıla bu keyfi yaşayacaksınız...


    Yönetmen: Colin Trevorrow
    Oyuncular: Aubrey Plaza Mark Duplass, Lauren Carlos, Derek Connolly
    Yılın en kayda değer bağımsızlarından biri olan film, tam da uygun zamanda vizyonda... Devam filmleri ve aşinalıklara boğulmuş vizyona yenilik ve ferahlık getiriyor ama 3 kopyada kalmış maalesef... Çıkış noktası ne kadar orjinalse, uygulamada o kadar klişelere boğulan seyri keyifli bir deneme... 


    Yönetmen: Hasan Karacadağ
    Oyuncular: Irmak Örnek, A. Murat Özgen, Cansu Kurgun, Sultan Köroğlu Kılıç



    Yerli rock piyasasının ezber bozmayı seven gruplarından Rashit, dördüncü stüdyo albümü “İnsan Neslinin Sonu”nu yayınladı... Ada müzik etiketiyle raflarda yerini alan albüm, 12 şarkıdan oluşuyor ve Göksel ile Nazan Öncel’i konuk ediyor. Aynı zamanda kuruluşlarının 20. yılını kutluyor Rashit... 

    Konsept albüm, basın bültenindeki tanımıyla “günümüz insanının duygularını yitirmesine ve mekanikleşerek kendine yabancılaşmasına neden olan modern hayata odaklanıyor:  Hepimizin yaşadığı duygu hallerinden yola çıkarak, manevi arayışların kaçınılmaz olarak nihilizme ulaşmasını hikayelendiriyor.” Prodüktörlüğünü grubun davulcusu Orkun Tunç’un üstlendiği albümün tüm şarkı sözleri ise grubun gitaristi ve kurucusu Tolga Özbey'in imzasını taşıyor. 

    Albümü açan “Hep Yokluğa”, bir dombra şarkısı... Tek seferde yorumlanan eski bir Nogay türküsüne grubun attığı imza, tüm albümdeki havayı da yansıtıyor... Punk, post-punk, new-wave, post-rock, indie, garage, drone gibi batı soundları yer yer Balkan ve Asya müziği ile bütünleşmiş ve bir olgunluk albümü çıkmış ortaya...

    1993 yılında punk rock grubu olarak kurulan, sayısız demo kaydını dönemin ruhuyla kendisi dağıtan Rashit, türü yasal zemine 1998’de taşımış, bir yıl sonra “Telaşa Mahal Yok” ile yayınlanan ilk punk rock albümüne imza atmıştı... Ülke müziği çok geç gelen ilk yasal punk albümünü sonraki yıllarda diğer albümlerde takip etti ve grup 20. yılında olgunluğunu belgeliyor... Melodik ve ritmik şarkılarla hedeflenen “İnsan neslinin sonu” konsepti başarıyla yakalanmış, yeni bir soundla hissettirilen olgunlukta hayranlık uyandırıcı müzik piyasası düşünüldüğünde... Ama naçizane itirazım var...

    Grubu demo kayıtlarından bu yana takip eden biri olarak, Nazan Öncel ve Göksel konukluklarına bir anlam veremiyorum ben... "Kancalar"ın bu albümde bu kadar pop tınlamasını anlamlandıramıyorum... “İki Gölge” de tipik bir Göksel şarkısı gibi yahu... “Hep Yokluğa” ile başlayan albümün popa evrilmesi, soundun bu kadar tertemiz olmasını da bir türlü punk rock ile bağdaştıramadım... Sözlere bakıldığında getirilen koca insan nesli, müzik söz konusu olduğunda fazla pür pak tınlıyor... Bu kadar anlaşılır, bu kadar cümbüşvari olması konseptle de çok bağdaşmıyor... Hepimizin olduğu gibi 20’lerinde punk rock’a gömülmüş biri olarak bu temiz sound yüzünden bir türlü albüme dahil olamadım, benimseyemedim ben... Flüt, saksafon, harmonika ve trompet’in şarkılardaki yeri kulağımı çırmalıyor örneğin... Yoksa şarkılarda da, sözlerde de sorun yok... Felemenkoya göz kırpan "Zor Gerçek"ten, albümün en iyi şarkılarından "Çıplak Görüşme"ye bir çırpıda geçemiyorum... Bu cümbüşün içinde özellikle “Savaş Boyaları”nın altını çizeyim yine de, muhteşem bir şarkı örneğin, repeat tuşuyla yakın akraba... 

    Kısır punk rock tarihimizde önemli sayfalar açan Rashit, yirminci yılını iyi bir albümle şenlendirmiş... Sounduna benim gibi bakmıyorsanız, yılın en iyi albümlerinden biri... Ama dedim ya, söz konusu punk rock olunca, insan neslinin sonu gelecekse bu kadar temiz gelmez arkadaş... Biraz punk tavrı, biraz daha kirlenmek şart... 



    Teknolojik gelişmelerin başını çektiği değişim ile bireyin dünyadaki yeri de değişiyor ve gelişiyor... Bu değişime ebeveyn olarak ayak uydurmak zorunda olmak çağın gereklerinden biri olmanın yanında, bir zorunluluk... Kuşak çatışmasını düşünceden pratiğe dökmek zorunda kalan ebevyn, hem çocuklarının yeni teknolojiyle bezeli sosyal yaşamını, hem de ordaki yerini anlamak zorunda artık... Bizde bu kadar olmasa da, okyanusun diğer ucunda Amerika’da kapitalizmin etkisiyle, her yeniliğin uyarlandığı okullar ve kurslar önünüze yığılıyor... Peki ya modern tarza, bu düzene dışardan müdahale gelirse?... “Parental Guidance” bu durumdan eğlence çıkarmaya çalışan, sıcak aile filmi adayı olarak “Evdeki Curcuna” adıyla ev sinemasında...

    1997 yapımı ergen kızlar komedisi “Lover Girl” ve 2007 yapımı “Surf's Up”ın yaratıcı ikilisi Lisa Addario ve Joe Syracuse’un senaryosunda yönetmen koltuğunda tamda konuya ve filme uygun bir isim oturuyor: And Fickman... Gerektiği kadar ilgi görmeyen, 2005 yapımı müzikal “Reefer Madness: The Movie Musical”le yönetmenlik kariyerine başlayan Fickman, hemen bir yıl sonra “She's the Man” ile beklenmedik şekilde adını duyurmuş ve gişeye oynayan aile filmlerinin yönetmenliğine terfi etmişti... The Rock’ı Dwayne Johnson’a dönüştürüp aileye karıştırma göreviyle “The Game Plan” ve “Race to Witch Mountain”e imza atan yönetmen vasatı aşan, eğlenceli pazar akşamı filmlerine yeni örnekler kazandırıp, son olarak kadın komedisi “You Again” ile çıkmıştı karşımıza... Oyuncu kadrosuna da değinelim kısaca; Billy Crystal ve Bette Midler’ın başını çektiği kadroda onlara Marisa Tomei, Tom Everett Scott, çocuk oyuncular Bailee Madison, Joshua Rush ve Kyle Harrison Breitkopf eşlik ediyor...

    Hikayemiz, teknolojinin tüm olanaklarını kullanarak yaşayan üç çocuklu bir aile etrafında şekilleniyor... Baba Phil, evi tekonolojiyle donatan bir sistem üretmiş ve prototipiyle rahat bir şekilde yaşamlarını sürdürüyorlar... Bu protipin başarısını gören şirket, çiftimizi bir haftalık tatille ödüllendiriyor... Tatile çıkmak kolay da, ya çocuklar ne olacak? Phil’in ailesi tatilde olunca, istemeye istemeye aranan annemiz Alice’in ailesi süpriz bir şekilde teklifi kabul edince, macera başlıyor...

    Beyzbol spikeri Artie ve renkli eşi eski hava durumu sunucusu Diane, çocuklara bakmak üzere son sistem teknolojiyle donatılmış evde alıyorlar soluğu... Ve bakış farklılıkları da, filmin tüm eğlencesini yaratmaya başlıyor... Üç birbirinden farklı çocuk; başarısızlık sendromu çeken, keman çalan kızımız Harper, konuşma zorluğundan muzdarip oğlan Turner ve hayali arkadaşı kangurusuyla bezdiren Barker’a 21. yüzyıl yöntemleriyle bakmak zorunda olan dede ile nine’nin açmazlarından besleniyor “Parental Guidance”... Artie’nin daha filmin başında facebook ve twitter ile ilgili diyaloğu filmin bakış açısını özetleyerek pimi ateşliyor ve eski usül ile yeni yöntemler arasındaki çelişkiler üzerinden filmimiz ilerliyor....

    Çocuk yetiştirme üzerine, modern yöntemlerle gelenekseli karşılaştıran film, beyzbol aşkını da sos olarak kullanarak güldürmeyi ve sıcak bir aile keyfi yaşatmaya çalışıyor... Beyzbol aşkı sayesinde fazla Amerikanvari olan film, klişelerle süslü ama çok göze batmadan küçük dokunuşlarla kısa komik anlarla seyircisinin ilgisini ayakta tutmayı başarıyor... Yer yer güldürüyor ki, elbette Crystal’ın bunda payı çok büyük... Mesajları bağıra çağıra vermeyen, bu tür filmler için ideal senaryosuyla, sıcak ve samimi bir aile komedisi olarak pazar akşamı seyirliği için ideal... Çocuk yetiştirmek için hangi yöntemi kullanacağınız ise size kalmış...



  • 08/04/13--19:01: Dizi Ajandası : 5 / 11 Ağustos (chan 6180783)
  • İki sezon finali, iki yeni sezon ve bir yeni diziyle zengileşen haftada her zevke dizi mevcut... “Magic City”nin sezon finaline, “Hell On Wheels”in yeni sezonuna başlayacak olması bir yana, haftanın olayı “Breaking Bad”in final sezonunun ikinci yarısına başlaması...


    Pazartesi:
    King & Maxwell  1x9  Locked In
    Longmire  2x10  Election Day
    Major Crimes  2x9  There's No Place Like Home
    Siberia  1x5  What She Said
    Switched at Birth  2x19  What Goes Up Must Come Down
    Teen Wolf  3x10  The Overlooked
    The Fosters  1x10  I Do  [Sezon Finali]
    The Glades  4x10  Gallerinas
    Under The Dome  1x7  Imperfect Circles


    Salı:
    Covert Affairs  4x4  Rock a My Soul
    Perception  2x7  Neuropositive
    Pretty Little Liars  4x9  Into the Deep
    Rizzoli & Isles  4x7  All For One
    Saving Hope  2x7  Bed One
    Suits  3x4  Conflict of Interest
    Twisted  1x9  The Truth Will Out
    Web Therapy  3x3  Believe It or Not
      

    Çarşamba:
    Baby Daddy  2x11  Whatever Lola Wants
    Camp  1x5  Heat Wave
    Franklin And Bash  3x9  Shoot to Thrill
    Futurama  7x22  Leela and the Genestalk
    Hot In Cleveland  4x19  Look Who's Hot Now
    Melissa & Joey  3x11  Fast Times
    Necessary Roughness  3x8  The Game's Afoot
    Royal Pains  5x8  Hammertime
    The Bridge (US)  1x5  The Beast
    The Exes  3x7  Pretty Women
    The Listener  4x10  The Long Con


    Perşembe:
    Anger Management  2x31  Charlie Kills His Ex's Sex Life
    Burn Notice  7x9  Bitter Pill
    Childrens Hospital  5x3  The C-Word
    Graceland  1x8  Bag Man
    NTSF:SD:SUV  3x3  Extra Terrorist-rial
    Rookie Blue  4x8  For Better, For Worse
    Sullivan & Son  2x8  Personal Injury
    Wilfred  3x9  Confrontation


    Cuma:
    Beware the Batman  1x5  Broken
    Magic City  2x8  The Sins of the Father  [Sezon Finali]


    Pazar:
    A Touch of Cloth  2x1  [Yeni Sezon]
    Breaking Bad  5x9  Blood Money  [Finalin İkinci Yarısı]
    Copper  2x8  Ashes Denote The Fire That Was
    Crossing Lines  1x8  Desperation & Desperados
    Devious Maids  1x8  Missing the Baby
    Dexter  8x7  Dress Code
    Drop Dead Diva  5x8  50 Shades of Grayson
    Hell on Wheels  3x1  3x2  Big Bad Wolf    Eminent Domain  [Yeni Sezon]
    Low Winter Sun  1x1  Pilot  [Yeni Dizi]
    Ray Donovan  1x7  New Birthday
    The Newsroom  2x5  News Night with Will McAvoy
    The White Queen  1x9
    True Blood  6x9  Life Matters
    Unforgettable  2x3  Day of the Jackie




    Vampir avcısı olarak tanıyıp sevdiğimiz Wesley Snipes’ın zombi avına çıktığı “Gallowwalkers”, fragmanı ve görselleriyle uyandırdığı meraktan sonra izleyicilerine kavuştu... Lakin bu kavuşmadan memnun ayrılmanın yolu yok... Sonuna kadar izlemekte mümkün değil ama sabırlı izleyiciyi de yılın en kötü filmlerinden biri şahit olma hali bekliyor...

    Joanne Reay ile Andrew Goth’un üçüncü ortaklıklarında yönetmen koltuğunda yine Goth var... 1999 yapımı “Everybody Loves Sunshine” ile ilk yönetmenlik deneyimini David Bowie faktörüyle kazasız atlatan Goth, 2005’te geremeyen gerilim “Cold and Dark” ile kötü bir filme imza atmıştı... Yedi yıllık aradan sonra ikili daha stilize bir film yaratmak üzere yola çıkmış... Yanlarına da Wesley Snipes, Kevin Howarth, Riley Smith ve Patrick Bergin’i almışlar...

    Reay ve Goath, aslında her yöne açık ve bolca olanak sağlayabilecek bir senaryoya girişmişler... Nereye çekilse ilgi çekebilecek bir konuyla, daha çok çizgi roman havasına yakın bir senaryo yaratmışlar ama iş peliküle aktarmaya gelince o kadar kötüler ki, özeti filmden iyi duruyor... 

    Daha açılışla birlikte aslında ne izleyeceğimiz belli... İlk on dakikada neredeyse hiç bir şey olmaması, ağır planlar ve uzak çekimlerle desteklenmesiyle ilk cinayetlere tanık oluyoruz... Bir adam, zombileri öldürüyor, kestik... Başka bir ıssızlığın ortasında birileri bekliyor, bir fahişe yüzünden abuk sabuk diyaloglar derken anlıyoruz ki, hapisaneye götürülmek üzere tutuklular bekliyor... Adamımız uzaktan birini gözüne kestirip kurtarıyor ve kendine yardımcı yapıyor, kestik... Bir başka ıssızlık, derisiz bir adam çadırında, meydanda bir şerif ve arkasında boyunlarında iple hazır idamlık insanlar... Derisiz adam kendine deri buluyor, çıkıyor meydana esip gürlüyor, idam gerçekleşiyor o arada, kestik... Bu üç kesmeden bir bütün oluşturmak için beklememiz gereken süre en az bir saat... Ve sürekli neden diye sormak mümkün ama cevaplar şüpheli... Örneğin ortalıkta dolanan fahişe niye var, birbirinin kopyası sarı saçlı ve açık tenli insanlar kim, niye çölün ortasında o beyazlıktalar... Asıl sorulardan önce yan öykünün getirdikleri cevaplanmadığı gibi, mantık çerçevesine koymakta mümkün değil... Karakterleri tanımak falan hak getire zaten...

    Meselenin özüne gelelim; meğer adamımız lanetliymiş, onun öldürdüğü ölmez geri dirilirmiş... Direk zombileşme hali değil, sadece göz bebekleri vampirleşme halinde olan bu geri dönen insanları yeniden avlama peşinde adamımız... Bu sefer kafalarını koparmak üzere düşüyor peşlerine... Lanetin sebebinin saçmalığının yanı sıra, tanrının verdiği bu lanetin çözümü olması gibi bir saçmalık daha mevcut... Ki, senaryoda mantıklı olan bir şey araki bulasın... E niye öldürmüş ilk başta derseniz, geçmişe dair sahnelerin klişesine toslamanız mümkün... Basit bir meseleyle (ki, filmde konuya dair hemfikir olduğum bir diyalogta mevcut) tüm filmi izlediğimizi anladığımız anda iş işten geçiyor...

    Hadi senaryoyu anladık, yamalı bohça, zaten pek senaryoluk durumda yok ama kurgu ve görüntü yönetmenliğiyle işçilikte berbat... Lanet durumunu filmin ilk dakikalarından bilsek daha heyecanla izlerdik örneğin, geçmiş sahnelerini daha sonra da görsek olurdu... Western havası vermek için gösterilen çaba yerine, biraz daha uzak doğulu yönetmenlerin tarzına yaklaşılabilse, ya da çizgi roman uyarlaması gibi işlese hiç olmazsa seyir keyfi mümkün olabilirdi... Kötü kareler, tuhaf planlar derken göze de hitap etmiyor film... Oysa stilize bir iş çıkarılabilir, bir parça yaratıcılıkla kült bir film bile olması mümkün...

    “Silahla yaşa. Silahla öl. Dahası için gel…” diyen “Gallowwalkers”, ucuz b-türü bile olmayı beceremeyen, yaratıcılık yoksunu, baştan ölü doğmuş berbat bir film...



    Roberto Bolaño’nun “çağdaş İspanyolca edebiyatın en iyi yazarları” arasında gösterdiği César Aira, kalıplara sığmayan bu kitabında, gerçeküstüyle acı gerçekler arasında mekik dokuyor.

    “Semtin bu kısmındaki sokaklar oldukça karanlıktı. Sıklıkla bozulan cıvalı ampuller pembemsi bir parıltıdan öte ışık yaymıyorlardı. Bozulmasalar da ağaçların yaprakları üstlerini peçe gibi örttüğünden çukurlarla dolu çatlak kaldırımlara ürkütücü gölgeler düşürüyorlardı. Rosa ile Aldo kaldırımlardaki bu bozuklukları çoktan ezberlemişlerdi, zaten kol kola girip sıklıkla duraksayarak yürüdükleri için yaşıtlarının hayatını karartan düşüşlerden korunuyorlardı. Sokakların her gece biraz daha karanlığa gömüldüğünü fark ediyor ve bunun sebebini merak ediyorlardı.”

    Ekonomik kriz nedeniyle pizza dağıtıcılığı yapmak zorunda kalan ihtiyar Aldo ile Rosa Peyró çifti, her gece Buenos Aires’in Flores semtinin sokaklarını arşınlamaktadır. Çiftin genç bir meslektaşının kaçırılıp öldürülmesiyle sahneye çıkan Başsavcı Zenón Mamaní de, gerçekle kurgunun kördüğüm olduğu Flores gecelerinde esrarengiz bir davanın peşine düşer…
    Çağdaş İspanyolca edebiyatın en iyileri arasında yer alan Aira, bu yaygın kanının sebebini bu kitapla açığa vuruyor: Çünkü César Aira, sözcüklerin, imgelerin, beynin ve zamanın duvarlarını aşabilen bir yazar!

    César Aira, 1949’da Arjantin’in Coronel Pringles şehrinde doğdu. 1967’de Buenos Aires’in, halen yaşadığı ve kimi eserlerine mekan seçtiği Flores semtine taşındı. Denemeler, makaleler ve tiyatro oyunları kaleme aldı. Kafka, Austen, Shakespeare, Potocki ve Saint-Exupéry’den eserler çevirdi. 1996’da Guggenheim Bursu kazandı. Buenos Aires ve Rosario üniversitelerinde Rimbaud, Copi, Pizarnik, Mallarmé ve Yapımcılık konulu dersler Verdi. 1990’lardan beri onlarca kısa romana imza attı ve eserleri birçok dile çevrildi. 

    FLORES GECELERİ
    Yazar: César Aira 
    Çeviren: Emrah İmre
    Tür: Roman
    Sayfa sayısı: 121 Sayfa
    Fiyatı: 10 TL
    Yayın tarihi: 06 Ağustos 2013



    24 Eylül'de kulaklarımıza dolacak olan yeni Kings of Leon albümü "Mechanical Bull"dan ikinci şarkı da servis edildi. İlk şarkı "Supersoaker"ın da video klibiyle, "Wait For Me" huzurlarınızda...






    Kahramanı gibi genç bir yazar olan Joël Dicker, Harry Q. Davası’nın Ardındaki Gerçek’le edebiyat dünyasında eşine az rastlanır bir başarı kazandı!

    “Marcus, birini ne kadar sevdiğinizi anlamak için tek bir yol olduğunu biliyor musunuz?”
    “Hayır.”
    “Onu kaybetmek.”

    1978... Harry Quebert 35 yaşında tecrübesiz bir yazardır. Nola ise bir lokantada garsonluk yapan genç bir kız. Harry ve Nola birbirlerine tutkuyla âşık olurlar. Bu kural tanımaz aşk, Harry’ye, dönemin kült romanı olmuş başyapıtını yazdırır, onu bir günde meşhur eder, ancak romanı bitirdiği sıralarda Nola sırra kadem basar. 

    2008... Efsane yazar Harry Q’nun malikânesinde, bahçeye gömülmüş bir ceset bulunur. Cesedin Nola’ya ait olduğunun tespit edilmesiyle ülke çapında büyük bir skandal patlak verir. Bu dehşet verici olayı çözümlemek ise Harry’nin eski bir öğrencisine, ilham arayışıyla onu ziyarete gelmiş genç yazar Marcus Goldman’a kalır.  
    Çok geçmeden, bu sakin sahil kasabasının, hiç de göründüğü gibi tekin bir yer olmadığının farkına varan Marcus, bu gizemli hikâyenin ardındaki korkunç dramın peşine düşer. Gerçek, hayal gücü sınırsız bir yazarı bile şaşırtacak türdendir. 

    Sadece ülkesinde 1 milyondan fazla satan ve en saygın edebiyat ödüllerini toplayan roman, kısa sürede 35 dile satılarak şimdiden türünün klasikleri arasına girdi.

    Türü mü? Aşk, gerilim, polisiye, dram... Kısacası hayat.

    JOËL DICKER, 1985 yılında Cenevre’de doğdu. 2010’da Cenevre Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Edebiyat dünyasına 2005 yılında yayımlanan ilk öyküsü Le Tigre (Kaplan) ile adım attı. 2009’da kaleme aldığı ilk romanı Les derniers jours de nos péres’i (Babalarımızın Son Günleri) yayımlayacak yayınevi bulamayınca, kitabın el yazmasıyla, dört yılda bir, sadece basılmamış romanların kabul edildiği ve önemli bir ödül olan Cenevreli Yazarlar Ödülü’ne başvurdu. Ödülü kazanmasının ardından, roman nihayet 2012’de yayımlandı. Uzun zamandır, soluk soluğa okunan Amerikan tarzı bir roman yazma hayali kuran Dicker, Harry Q. Davası’nın Ardındaki Gerçek adlı romanıyla bu hayalini gerçekleştirdi. Bütün dünyada heyecan yaratan ve büyük övgülerle karşılanan roman, Fransa’nın en saygın edebiyat ödüllerinden biri olan Académie Française Roman Ödülü’nü ve Prix Goncourt des Lycéens Ödülü’nü aldı.

    HARRY Q. DAVASI’NIN ARDINDAKİ GERÇEK
    Yazar: Joel Dicker
    Çeviren: Mahmut Özışık
    Tür: Roman / Bestseller
    Sayfa sayısı: 661 Sayfa
    Fiyatı: 27,50 TL
    Yayın tarihi: 06 Ağustos 2013


    İstanbul Film Festivali’nin en iyi filmlerinden biri olan “Imagine”, “Hayallerin Ötesinde” adıyla vizyona taşınıyor ve 9 Ağustos’ta gösterime giriyor...

    Görme engelli insanların yaşamlarına dair ustalıklı kesit, sadece göze değil kulağa da hitap ederek, izleyenlerin üzerinde derin etki bırakan bir hikayeye sahip... Lizbon’da görme engelliler için hizmet veren bir okula İngiltere’den getirilen ve sıra dışı eğitim yöntemleriyle meşhur olan Ian, zamanla tüm öğrencilerin hayatını değiştirir. Ian’ın eğitimi sesler ve yankılar aracılığıyla dışarıdaki dünyayı hayal etmeyi ve bu sayede bir nevi görmeyi sağlamaktadır. Kendisi de görme engelli olan Ian bu yöntem sayesinde baston kullanmayı bırakmış ve tıpkı gören bir insan gibi hareket ederek şehirde tek başına dolaşabilmektedir. Öğrencilerden bazıları onun görme engelli olduğundan şüphe duymakta bazı yöneticiler ise onun geleneksel olmayan eğitim yöntemini tehlikeli bulmaktadır. Ian’ın varlığı bir şekilde herkesin hayatını değiştirirken, kimseyle iletişim kurmayan ve derslerden uzak duran genç ve güzel Eva, onun sayesinde kısıldığı kapanından çıkmayı başaracak ve yaşamın büyüsünü keşfedecektir.

    Polonya’nın en parlak yönetmenlerinden Andrzej Jakimowski’nin 2007’de çektiği bol ödüllü “Tricks”in ardından uzun bir süre merakla beklenen ve bu sefer İngilizce çektiği filmi eşine az rastlanır türden bir sinema deneyimi. Bu şaşırtıcı hikayeyi perdeye getiren filmin başrollerinde ise performanslarıyla övgü toplayan Edward Hogg ve Alexandra Maria Lara bulunuyor.

    Festivallerin gözde filmlerinden biri olan “Imagine”, Varşova film festivaliyle gönülleri fethetmiş ve ülke ülke gezmeye başlamıştı... Topladığı ödülleri de hakeden film, bizde festivalin beklentisiz izleyicileri üzerine etki yarattı daha çok... Yönetmenli gösterimde bolca tebrikle karşılandı... Görme engellilerin dünyasına dair bu güzel kesit nihayet yaygın dağıtımla daha çok izleyiciye ulaşacak... Yeniden izlemek isteyenler bir yana, yönetmenle ilk kez tanışacak olanlar için müthiş bir fırsat... 




    Placebo, 16 Eylül'de yayınlanacak yeni albümü "Loud Like Love"dan ikinci şarkıyı da paylaştı... Lyric video olarak yayınlanan şarkı, albümle aynı adı taşımakla kalmıyor, açılış şarkısı aynı zamanda... Albüme dair detayları şurda verdiğimizi hatırlatalım...




    2011 üretimi "Let England Shake"den bu yana ilk şarkısını yayınlayan P.J. Harvey, "Shaker Aamer" isimli şarkıyı, kahramanının öyküsüyle birlikte sundu.

    2002'den bu yana Guantanomo Bay'de tutuklu bulunan İngiliz vatandaşı Shaker Aamer, hiçbir suçu olmadığı halde hapiste... Serbest kalması için yapılan kampanyalara destek vermek adına şarkıyı yaptığını açıklayan Harvey, yıllardır İngiliz hükümetinin kendilerine iadesi ve salıverilmesiyle ilgili talepleri de yeniden hatırlatmış oldu. Açlık grevi ve işkenceyle örülü bir mahkuma dair şarkıyla, umarız durum değişir...





older | 1 | .... | 23 | 24 | 25 | (Page 26) | 27 | 28 | 29 | .... | 59 | newer